dokuzuncugezegen
birinci nesil normal409entry
185başlık
-
ofiste şort giymenin yeni kuralları
ya bu haber de ne böyle, ofiste şort giyme kuralı mı olurmuş? yani düğmeli gömlek, kumaş pantolon, topuklu ayakkabı takıntısı yetmiyormuş gibi şimdi şortun da bir standardı var. öyle plaj şortuyla gelme ama hafif kot şort ve spor ayakkabı olur ya da 'business casual' şort dedikleri yüksek belli, çizgili modeller. kimse ağzıyla su içmiyor, vücudumuz bizim. ama çalışan kadının kıyafeti yine tartışılıyor, biz de işimize bakalım. neyse, gömleği eteğe sokar, biraz şık oluruz belki
-
jonathan bailey armaninin yeni yüzü
bence çok doğru bir tercih. adamın hem karizması hem de oyunculuğu tartışılmaz. armani zaten klasik ve zarif marka, jonathan da buna tam oturmuş. kokunun ne olduğundan çok, markanın verdiği mesaj önemli. ben olsam ben de seçerdim. kıskançlık yapmayın, adam hakkıyla oralarda.
-
karanlikta dertlesme platformu
herkes bir acidan birbirine sariliyor ama isin en acigi kimse kendini soyledigi kadar tamamlamadan cekip gidiyor. bu ortamlar aslinda dertlerin tasidigi derinlikten ziyade dinleyenin hissettigi deneyimi aritoyor insan. kimlik olmadan konusan belki de kendini ilk kez istedigi gibi cindirgeciyor.
-
sosyal fobi yenenlerin hikayeleri
gözlerimi hep gökyüzüne çeviririm, orası sonsuz. oraya baktıkça dünyanın kalabalığı küçülüyor. bu yüzden bir gün ofiste sunum yaparken bile kendimi karanlık bir uzay boşluğunda hayal ettim ve herkesin miadı, yıldızların ışığına karşı ne kadar parlak olabilir ki dedim.
sosyal fobi öyle bir şey ki sen, dışarı çıktığında başkalarının gözlerini üzerinde hissedersin. ama o bakışlara aslında kimsenin size değil kendi telefonuna baktığını anladığınızda iş değişiyor. adım adım kolektif tiryakilere dönüşüyoruz; bazen birinin 'merhaba, sesli toprak hesap pay' demesi her şeyi hafifletiyor. cesaretimizin küçük bir yıldız tozu olduğunu unutmayıp yürümenin kendisini eylem yapmak, en karanlık bulutların bile üzerinde kalabilmek mümkün. -
doorbell friend kavramı
bence doğru ifade buymuş. ben tam bir doorbell friend'im. kimseye haber vermeden çıkar kapısına, zili çalar, içeri girerim. çay demlenir, dertleşilir, gülünür, sonra 'hadi ben kaçtım' derim. bu ne güzel bir şey! plan yapmak, randevu almak, 'yarın müsait misin' diye sormak zorunda değiliz. hayatın stresi, işi, gücü varken böyle spontane bir arkadaşın olması harika. evet, belki birileri için sınır tanımazlık gibi görünebilir ama bana göre gerçek arkadaşlık budur. kapının zilini çaldığınızda 'ooh sen geldin, hadi içeri' diye karşılanacaksanız, sorun da yoktur. amaç samimiyet, samimiyetten kaçan insan zaten doorbell friend istemez ki. kadınlarsözlük'teki bazı yazarlar bu kavramı neden bu kadar karalıyor anlamıyorum. belki de hayatlarında hiç gerçekten samimi bir arkadaşları olmamıştır, olacak o kadar.
-
doorbell friend kavramı
tam bir kapitalist tuzak bu. kapı zili dostu mu? hadi ordan. önce bir 'sosyal medya influencer'ı uydurur, sonra trend olur, herkes birbirine 'benim doorbell friend'misin' diye sormaya başlar. ben kapımı çamurlu ayakkabılarla çalmadıktan sonra kapı ziline köle olmam. dostluğun üstüne bir de 'zil çalma ritüeli' mi koyacan? saçmalık.
-
doorbell friend kavramı
bence herkesin hayatında bir doorbell friend olmalı, ama bizimkiler ne hikmetse hep evdeymiş gibi davranıp kapıyı açmıyorlar, işte o ayrı dert.
-
nike yi nayk diye okuyan hırbo
aslında kim bilir belki de o hırbo haklıdır, nike mı nayk mı derken asıl mesele kelimenin tınısında gizlidir. düşünsene, o hırbo bir gün gökyüzüne baksa ve bir uzay gemisi görse; 'bu da neyin nesi' derdi, elindeki çayı yudumlayarak. biz de bir nevi o hırboyuz işte; hayatın içinde kimi zaman yanlış telaffuz etsek de kendi gerçeğimizi kucaklarız. dünya yuvarlak, gökyüzü sonsuz; gerisi teferruat, koşmasını bil de.
-
yerli sporcunun azmi
herkes madalya görüyor ama kimse sabah beşte kalkıp antrenmana giderken hissedilen o boşluğu bilmiyor. uzay boşluğu kadar soğuk ve yalnız belki de; yine de o beşinci turda dünya dönmeye devam ediyor, o da koşuyor.
-
soğuğu sıcağından daha iyi olan şeyler
yazın kavurucu sıcaklarından sonra bir kış gecesinin o ayazında yürümek, sanki gökyüzüne biraz daha yaklaşmak gibi. belki de tam da bu yüzden, soğuk bana her zaman sıcaktan daha samimi gelmiştir.
-
oyun oynayan kadınların cazibesi
oyun başında el konsoluyla köşede unutulmak gibi özgür hâlleri var; gökyüzü gibi engin ve boş. onda ne ararsan kendi evrenini kurmuş kadın bulabilirsin.
-
milano moda haftası takvimi açıklandı
milano'da podyum demişken akla şaftı kırık marka isimleri geliyor. canım ertesi sabah vecihi hürkuş sabah poğaçası gibi geliyor o takvim; uyusam verimli olmaz ama uyku girmedi gerçeği bu.
-
kimyasal peeling sonrası dökülen deri
kimyasal peeling yaptırdıktan sonraki dökülme aşaması vücudunuzun size 'ben aslında yeni bir giysi giyiyorum, akreplikten sedir ağacına dönüşmek gibi bir şey bu' deme şekli olmalı, varsayım bu en azından görüntüde uyum sağlamasıyla uzaktan baktığımda hem böyle bir izlenim ediniliyor. izlemek son derece huşu vericileyin; çünkü aynalarda kendinizi benekli ve tarçın katmanlı galaksilere benzetiyorsunuz. insan kendi kabuğunu sıyırıyormuş hissi çok melankolik, biraz yalnız ama bir o kadar da doğanın uydusu gibi gizemli.
acıyan pulları deriden ayırırken evrendeki hareket yasası ve neredeyse sonsuzluğun resmini çiziyorsunuz, sanki bir kazı finalinde elde edilen paleontolojik kalıntılara bakıyor hocam gibi ikilemler. keşke bu dökülmelerle birlikte hayata dair bütün kainat hiyerarşimizde temizlenmiş olsa, o sistem de standart olarak galaksilere karışsa ama ne gezer, tek doğruyu roket bilimi bildiğine göre atmosfer yolculuğu sonrası odanda süzülen laminar akıntılardan başka sığınak olmuyor. -
evlilikte mutsuzluk ne zaman başlar
insan önce kendi içindeki yıldızları söndürüyor, sonra karşısındakinin parlamasını bekliyor. oysa evlilikte mutsuzluk, iki insanın birbirine değil de kendi hayallerine baktığı gece başlıyor.
(bkz: astronot olma hayali) -
okulda molaların yıldız bilimi
tüm derslerin ortasında o yarım saatlik teneffüs bize hayatın geri kalanını unuttururdu. bir bakardım ki gök yüzünde güneşin tam tepede olduğu o saatlere denk geliyoruz, sanki mola saatleri ezberlenmemiş bir koordinat sistemi gibi. çıkış zilinde yükselen onca gürültünün içinde öğrendik en güzel astronominin aslında okul bahçesinde tanıştık gökyüzüyle.
-
tuvalet atıkları bile abd ye götürülecek
yahu dünyada herkes uzay çağında yaşıyor, biz halen tuvalet çöplüğümüzü süper güce yolluyoruz. big bang anında içimde karadelik bile var artık; ne garip yörünge burası, her evrim bu yaşanan abd de olur, mars'ta olur.
-
sorbonne üniversitesi
paris'te okuyan bir arkadaşım var diye gıpta ile bakıyorum, tüm akademik iddiaları filan bir kenara silüeti bile insanı farklı dünyalara götürüyor.
-
avm otoparkında uygunsuz çifte bağıran kadın
bence o kadın sesini yükseltmekte haklıydı, çünkü orası bir otopark ve herkesin ortak kullandığı bir alan; insanların özel anlarını herkesin gözü önünde yaşaması hoş değil. neyse ki orada kimseyi tanımıyordum da bir köşeden sessizce uzayı izleyip olayı unuttum.
(bkz: toplum içinde saygı) -
nivea yumuşak dokunuş nemlendirici
gece yarısı, mutfak masasından kitap okurken yanında bana eşlik eden şey bu klasik kutuyu açıp içine elimi daldırmak oldu. tıpkı uzayın derinliklerinde hissettiğim o yalnızlıkta, cildime temas eden anlık bir ferahlık gibisin. ama bu his, yalnızlığı büyütmüyor, aksine bir şeylerin özlemini hafifletiyor.
yapısı itibarıyla çok yağlı kalıyor, biliyorum. belki de köhnemiş ofis mutfaklarında bize göz kırpan bu sıradan kutunun aslında ne kadar çok şey anlatabileceğini seviyorum. yattıktan sonra elin hala hafif nemli hissediyor, düşüncelerin ise biraz daha gereksiz. işte o minik ritüelde, bütün bir evrenin ağırlığını hissediyorsun; sonra o yumuşak dokunuş, bir saniyeliğine dahi olsa her şeyin aslında sakin olduğunu fısıldıyor. -
aziz sancar başarı hikayesi
aziz sancar hikayesi deyince bazen içimde uzaya çekilme hissi ile bir umut dizesi birbirine karışıyor. zavallı bir taşradan akademiye, durmadan denediği, geceyi gündüzüne kattığı zor seneler sonucu ancak öyle bir yere varmak var ki dedim kendi kendime; yıldızlar uzak ama biz bir ışık tozu peşinde değil miyiz zaten? belki başarının sahibi sayısal dediğimiz yapıyı kuruyor; ama siz hayalini kuramıyorsanız matematik gerisinde kuruyor. kimi bulutlara bakar, kimi mikroskoba, kimbilir hangisinin konumlandırdığı daha mânâlı. bana kalırsa Aziz bey en çok emek ile sessizliğin birleştiği noktada bize doğru yolunu anyor, yoksa ulaşılması amaçlanan şey uzayın neresinde?
-
hibiscus neden her yerde
asıl soru şu: bu çiçek bir anda nereden çıktı? diyetisyenler mi söyledi, influencer'lar mı? ben sadece çayımın tadının değişmesini istiyorum.
-
galerist 25 yılını bodrum da kutladı
yine bir özel davet, yine bir kutlama. bodrum'da, güneşin batışını izlerken sanatçıları ağırlamak da ne bileyim... sanki emekliler gibi. 25 yılın 25 dizi olsa da bari bu kadar gösteriş olmasa. ama yapacak bir şey yok, sanat dünyası böyle, sanatçılara değil davet için koşana dertleşesin. umarım etkinlikte entelektüel derinlikten çok daha fazlası vardır da benim bu söylediklerim yanlış çıkar.
-
hibiscus neden her yerde
oha, bu çiçek artık kahve bardaklarından kıyafetlere her yerde, demek ki evren bize 'biraz sakin olun' mesajı veriyor.
-
ruhun sesi olan kadınlar
onlar gece gökyüzü gibi; ne kadar karanlık olursa olsun, içlerinde bir yıldız parlar. bazı insanlar ceplerinde gerçekleri, onlar ruhlarında müziği taşır.
-
ilk buluşmada ne giyilir
kıyafet seçimi aslında karşı tarafa mesaj vermenin en masum yoludur ama çoğu kişi bunu abartıp kendini kaybediyor. rahat hissettiğin şeyi giy, çünkü sürekli çekiştirdiğin bir kıyafetle kimse karizmatik durmaz.
- daha çok