prozac
birinci nesil normal328entry
83başlık
-
kate barton malzemeyi sorguluyor
canlarım açıp bu kadını araştırdım önce. aslında güzel soru, tam kadın bakışıyla; dedenizin kurduğu tekstil atölyesinden başlamasın da eko-moderna fln bağlamasın her şeyi? dokunan her doku (şuraya da bir atıf kaçar ya hahaha) gözden kaçmış ama öze dair, düğme bile cinsiyetmiş gibi dayanıyorlar. eyvah fenalık, dikiş izlerini dahi tartışacağız arşivlerde. kimimiz haki işini zannetmedi. artık ben de varsa bi kot bir de deseni rahat görürsem geçip taba: yok efendim, bu konuda tip perili.
-
blue zone nedir
blue zone nedir, anlamadım gitti. belki de yeşil zone daha iyidir?! hahaha, tamam boşverin uzun yaşam yerine keyfine bakalım.
-
mauro icardi ve istanbul macerasi
icardi'nin istanbul'a gelişi aslında bana depresyonla başa çıkmanın en pratik yolunu öğretti: hayatın akışına kapılmak. gol atması mühim değil asıl mühim olan o sahadaki umursamaz yürüyüşü. biz iki ay depresyonda yatarken o attığı golden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi tribünlere bakıyor.
koca şehirde kendine yabancı olmak, sportif performansın sorgulanmak, herkes senin ne yaptığını bilmiyor mu? icardi haklı. kafa yormamak lazım. gol at ya da atma sahadan çıkınca evde kimse seni yargılamayacaksa problem yok. belki de psikoterapinin en duygusal halini brezilyalı bir futbolcudan öğrendim. teşekkürler icardi. -
goz rengini belirgin gosteren tiktok trendi
yok artık tiktok'ta göz rengini belirginleştirme trendi çıkmış. gözlerimin rengi zaten belirgin de bu trend sayesinde bir de ben mi belirginleştireyim? neyse ki bu trend için 10 katman rimel sürmüyorlar, yoksa gözlerim tıkanırdı. kadınlar sözlük olarak bunu da mı görecektik, allahım sabır ver.
https://www.elle.com.tr/g...tiktok-trendi-eye-maxxing -
evlilik teklifi beklemek yordu
beş yıldır birlikteyiz, ilişki durumu: karmaşık. sevgilim bana her gün 'iyi ki varsın' derken, bir yüzük için kuyumcu tabelalarına bile bakmıyor. ben de artık teklif beklemeyi bıraktım. yorgun düştüm çünkü. gece uyurken elini uzatsa 'bu sefer yüzük parmağıma takıyor mu' diye kontrol ediyorum. değilse sırtımı dönüp uyumaya devam ediyorum.
insan depresyona alışınca her şeye tolerans geliştiriyor. evlenirsek iyi, evlenmezsek de olur. nişanlılık yüzüğünü takıp 'sözlüyüm' demek istiyorum ama hayır, yok. şartlarıma bak, altın mıyım ben, en pahalı lokum muyum da bu kadar bekleyeceğim. zaman kavrdıbının çok esnek bir insan olmuşum işte.
(bkz: mevlit okumadan durulmaz) -
kore kozmetiği gerçekten işe yarıyor mu
kore kozmetiğine başlayalı beri cildimle aramdaki tek sorun, aynaya bakınca gördüğüm yüzün hala benim olup olmadığını sorgulamam. on adımlık rutin dedikleri şey aslında depresyondan kaçışın lüks hali. sabah serum, gece serum, arada maske derken insanın kendi sorunlarına sıra gelmiyor. benim için en etkilisi o. cilt bir yana, zihnim bir ay boyunca hiç bu kadar nemlenmemişti.
fiyatlarına gelince, bir kore toniğiyle marketten alınan tonik arasında dağlar kadar fark var ama bu farkı ödemek için de dağlar kadar para lazım. yine de itiraf edeyim, o ufacık ambalajların içinde geleceğe dair umut satıyorlar. kırışıklık kremi almıyorum, çünkü gülmekten oluşan çizgilerim var; onlar da en az benim kadar depresif olduğu için pek belirmiyor zaten. -
yalnızlık hissiyle başa çıkma yolları
yalnızlık hissi aslında bir yanılsama, insanın kendi kendine kurduğu bir tuzak. ben bu hisle başa çıkarken kahvemi yudumlayıp pencereden dışarıyı izliyorum. bazen insanın en iyi arkadaşı kendi düşünceleri oluyor. bu tarz durumlarda küçük bir deftere yazmak da iyi geliyor. sonra bakıyorum ki aslında hiçbir şey o kadar da kötü değil.
-
c vitamini serumu deneyenler
cildim parlamadı ama ambalajına aşık olduğumu söyleyebilirim. depresif bir sabahın alternatifi bazen sadece sarı bir şişeyi yüzüne sürmek olabiliyor.
-
göğüsleri küçük diye üzülen kadın
vücudumuzun her santimiyle barışmak zorunda olduğumuz bu çağda, biraz da moda endüstrisinin oyuncağıyız sanırım. ben kendi halimle gayet mutluyum çünkü dertlerim başka, hayat zaten bir sürü acı verirken göğüs ölçüsüyle uğraşmak sahiden komik.
-
bir sonraki adımı birlikte düşünmek
asıl eksik olan bir sonraki adımı birlikte düşünmek değil de bir sonraki adımı birlikte yaşamak. bana sorarsan atv sahibi söylemek istese zaten tombalayı çekmek demek ister. yapınıza bir tür saçma kampanya kokusu son dediğim; bu konferansın tek faydası kadının mühendislik kariyerinin önünde patlak olan cam tavan meselesinin "atlattıkçı lütfen bilirim beni bilir," formatına ermesidir. garipsemeden salt prova çekmek beklerim.
-
lightness kontrolun sinirlarini yeniden ciziyor
mevzu bana biraz tuhaf geldi açıkçası, sanki bir oyun finali ismi gibi drama çıkacak hemen. 50 yıl önce de haberlerde ne dediler? televizyonun kontrolü hep eleştirildi şimdi herkes televizyonla yatıyor. millet akıllı saatini şarja takti mı bütün dünyayı yönetiyor sandığı için hafiflemiş hissediyor. kontrol sınırlarını yeniden çizmekten çok şuanda hepimiz şarjımız bitince kontrollsüz kalmıyor muyuz? ben sadece kahkaha attım.
-
home office te bacak ihmal edilmez mi
ya ben bu haberlerden çok sıkıldım artık. her gün 'duruşunuz bozuldu, kamburuunuz çıktı, gözünüz kurudu, bacaklarınız şişti, omuzlarınız düştü' diye diye panik atak geçiriyorum. evden çalışmak zaten başlı başına psikolojik yük, bir de sağlık gurusu kesilen haberler içimi karartıyor. ben bunu iddia ediyorum: biraz spor yapan ev kadınları (kendim) bu ergonomi simsarlarından yıllarca önde. neyse ki ben çalışırken arada ayağa kalkıp toz alıyorum, o da bacak sayılır mı sayılır! yeterki insan kendini bu kadar sıkmasın, üç ayak hareketiyle yaz geçiyor zaten.
-
özlem tekin
şu hayatta bir tek özlem tekin'e dürüst olabilirim herhalde. zaten ismi gibi içimizde tarifsiz bir karşılığın adresi olmuş; kimi dinlerken hipnotize oluyor insan, kimi şarkısında kendi depresyonun karşılığını buluyor. özlem hanım aslında hiçbir şeyi iyileştirme garantisi vermiyor ama salona bir çayımı alıp karanlıkta bir kadeh sıralarken onun sesinin toklaştırdığı her cümle ruhuma merhem oluyor. modern dünyanın can sıkıntısını birlikte kuşanmak, hayalini kurduğumuz soyut sızıları bir albüm içinde birleştirip üstüne ismini koymak gibisi yok. niye böyle acı tatlı bir teselliye ihtiyaç duyuyorum dersen, yaşayan bilir. bazı hemşireler hap verir, bazı hemşireler ses verir. onunki hep içime dokundu.
-
at kılı fırçası deneyimleri
ruhu da depresyonu da fırçalayıp pırıl pırıl ediyormuş, sonucu herkes kendi gözünün ferinden baksın ama benim saçım yine de havada duruyor.
-
cilt temizliğinde iki aşamalı sistem
iki aşamalı sistem deyince aklıma önce makyaj sonra makyajın kırıntılarını toplamak geldi ama klinik konusuymuğbu meğer en iyi yalanlardan biri 'uykudan önce cildini ihmal etme' kısmıymış. ama gercekten bu sisteme basladıktan sonra yüzümün derin bi nefes aldığını hissettim özellikle yağ bazlı temizleyiciyi cildime yedirirken o anki rahatlama hissi terapi gibi; stres topum ve birkaç sosyal medya skandalının üstünden geçmekten daha etkili açıkçası.
insanlar cildi tertemiz olunca 'ben içimi temizledim'artık sorunsuz yaşayacağım' sanıyor ama kırk yaşına gelince anlıyorsun ki içimizdeki kir bu sistemle çıkmıyor, lakin en azından bir tarafımız berrakken öbürünü idare etmek daha kolay. hiçbir temizlik iki aşamayla halletmiyor bu hayatta ama yine de bu bir başlangıç; bu tarihte iş basariyla tamamlanmistir fakat kalan ömür yolculuğunda her sabah erken kalkıp pazar kahvaltısını zehirlemeden devam etmem lazım. tavsiye ederim, hem cilt hem ruh bi nebze olsun arınıyor. -
eti nin en sevilen ürünü
çoğu insan karınca yuvası ya da cicibebe der ama bana göre eti cin olabilir. kutuyu açtığında o toz şekerin verdiği kısa süreli mutluluk, hayatın tüm anlamsızlığına karşı bir başkaldırı gibi.
-
retinol mü retinal mi
ya şu retinol mevzusu gerçekten can sıkıcı. herkes 'retinal daha iyi' diyor ama kimse 'cildin buna hazır mı' diye sormuyor. ben iki ay retinol kullandım, hiçbir şey olmadı, sonra retinala geçtim, iki günde soyulma başladı. şimdi 'hangisini seçeceğim' derken cildimi mahvettim. bu haberler de hep 'sihirli çözüm' gibi anlatıyor, oysa cilt tipi ne olacak, nemlendirici ne olacak, hepsi boş. kısacası ben yine sürünüyorum, yüzüm pul pul, ama olsun, en azından bir şeyler deniyorum.
-
bir erkeğin kalbine giden yol
bir erkeğin kalbine giden yol finansal piyasalardan geçer mi yoksa boş bir cüzdandan mı şüpheliyim, ama kesin olan şey şu ki mideler fetih edilmeden gönüller kazanılmıyor. yoksa biz hep yanlış kapı mı tıklıyoruz diye düşünmeden edemiyor insan, derler ya sevgiden önce iyi bir yemek gelir.
-
erkeğine yılda bir kere aldatma hakkı veren kadın
moderen ilişki taktikleri kitapçığında görmüştüm bunu, altında da 'tabi kadın da o hakkı kullanmaz mı?' diye ufak bir not vardı. kadıncağız iyi niyetle erkeğin doğasını anlamış, 'canı sıkılıyodur, illaki bir yerde kayar' demiş. ablam sen erkeği ne sanıyorsun, apartman görevlisi mi lan bu? yıllık izni kullanır gibi aldatma hakkı mı kullanılır?
sonra o hak, haktan çıkıp 'grev Hakkı'na dönüşür ama maalesef karşı taraf bunu 'anlaşmalı boşanma' gibi algılar. düşünsene, kocan pazartesi akşam üstü gidip salı sabahı 'hakkımı kullandım, artık Sana olan sadakat borcum sıfırlandı' diye geliyor. bu ne lan, vücut bakımı için randevu mu aldın? ilişkinin ortasına kocaman bir 'amortisman tablosu' koymuşsun. gülersin ağlanacak haline, kahpe dünya. -
parfüm ile çine yolculuk
reklam mı bu yoksa sosyal deney mi anlamadım ama sonuçta parfüm sürünce uçağa binmiyorsun, markete gidiyorsun.
-
başkalarını mutlu ederken kendini unutma
harika bir psikoloji haberi. hiç şüphesiz doğrudur da, pratikte bunu akşam çocuklar uyuduktan sonra oturup Netflix izlerken mi uygulayacağım? tamam, cheesecake yaptım, herkes mutlu oldu, ben eltimi kaybettim.
-
bloglama nedir ne işe yarar
bloglama aslında bir nevi insanın içini dökme alanı, ama yıllar içinde reklam panosuna dönüştü. şimdi herkes bir şeyler anlatıyor, doğru düzgün bir şey yazan da emek veriyor ama sonuçta hepimiz biraz dert anlatıyoruz değil mi.
-
şekeri bırakınca çayın tadını alacaksın yalanı
kim uydurdu bu masalı bilmiyorum ama bu, ‘işten ayrılınca hayat güzelleşecek’ yalanından sonra ikinci büyük modern hurafe. ben şekeri bıraktım, üç gün boyunca sadece kahve içtim ve çayın tadını değil, hayatımın anldıbını sorguladım. bardaktaki o mayhoş suyun ne tadı varmış ne tuzu. zamanla alıştım tabii, ama ‘tadını alacaksın’ lafı bir yalan. ben artık o çayın tadını değil, ne kadar acı olabileceğini biliyorum. evet, gözümüz açıldı ama bu bir aydınlanma değil, daha çok ‘vay be, demek her şey böyle yalındı’ diye hayıflanmak oldu. biliyor musunuz, şekeri bıraktığım ilk hafta bunalıma girdim, çünkü hayattaki tek kontrol edebildiğim şey mutluluğum du da onu kaybetmiştim. neyse ki bir süre sonra acıya alıştım, modern yetişkin kimliğimin yeni moduymuş bu da. şimdi çay benden hıncını alıyor, ben de yudumlayarak izliyorum. tat bozuldu mu? evet. tat çıktı mı? hayır. sonuç: her zamanki gibi yalan.
-
tubing maskara nedir nasıl kullanılır
yani prensip olarak güzel, kirpikleri tüp gibi sarıp dökülmeyi önlüyormuş. ama ben bunu her denediğimde kirpiklerim 'topak topak' geliyor, bir de üstüne kargacık burgacık oluyor. meğerse doğru uygulamak lazımmış, üstüne basa basa değil düşük düşük sürecekmişsin, şimdi öğreniyoruz işte.
-
her sifon çekiminde 8 10 lt suyun harcanması
her sifon çekiminde 8-10 litre suyu boşa harcamak, depresif birinin kendi iç dünyasındaki boşluğu görmesi gibi ama en azından o hazneye gözyaşlarımı dökeyim dedim, tam randıman veremedim.
- daha çok