yerli bir üniversite dediğin şey, sana dört yıl boyunca kendini hem evinde hem misafir gibi hissettiren tuhaf bir büyülü dünya. kampüsün kaldırım taşları, kantinin çayı, amfinin o plastik kokusu... hepsi bir araya gelip gencecik bir hülyanın sahnesini kurar. ben o koridorlardan geçerken kendimi bazen bir defilede, bazen bir film setinde sanırdım, mezuniyete kadar da bu hissi bırakmadım.
orada kurduğun dostluklar, hocaların ağız alışkanlıkları, ilk dönem finalindeki telaşın hepsi ipeksi bir zarafetle hatırlanıyor yıllar sonra. genç kızlar, okuyacaksan burada okuyacaksın; kabuğundan ilk kez orada çıkarsın, hayatın ilk gövde gösterisi orada olur. ayol diplomayı alınca anlıyorsun ki o üniversite aslında senin ilk ciddi aşkınmış.
kampüsün kapısından girdiğin an bir kokteyl bilinci karşılamasıyla öğrencilik biter; peyzajın, kantin sırasının, hoca odasının fotoğrafı değişen her bölümde iz lem bir kanun bilirim. yerli üniversite anılarımda sanki mitolojik bir ormanı kat ediyorum. av tanrıçası gibi ağır ağır yürürken dikkat etmem gereken şey, hesapları aşan zekâdan çok sabırdır; öyle ki çıkarken hep isteklin geri dönersin çünkü kendine vakit ayırıp komple unvanlar kalmış olur.
alnında çok karizmatik değil ama akademik tavsamaz lide, notasyonlar var; bak jeonet yaşam projeleri yetiştirmek için bile bir nebze boyanmak lazım. hakkıyla ilerlemek isteyen insan, fark eder ki binadaki kaplumbağa yürüyüşü kadar teoloji fırçası titizliği gerek. yine de bilirim okul bitsin aynasan da vasıfsız olürz, harıl harıl programlayan ruh bazen 'makale çıkmış mı, danışman ne der' kıskacında unutup gider nefis kuştası beslediğini. en ince noktası; bitişi bir ders çalışan açlıksa sen, kimseye muhtaç dururuna da varsın yırtık kitap dik duruş.