uçakta pencere kenarındaki koltuğumdan gökyüzünü seyrederken hep düşünürüm, bu dünyayı başka bir gözle anlamaya çalışan bilim insanları var. yabancı bir bilim addıbının hayatı kulağa her zaman ışıl ışıl gelir ama entrika ve deneylerle dolu bir adaçayı tadında olduğundan eminim. onun doğduğu şehir sokakları biteviye farklıdır; tatmadığınız yerel bir mutfak, sevmediği düşünülse de içten içe gurur duyduğu küçük bir kasaba etkisi vardır. ben sürekli farklı şehirler keşfetmekten bu insanları anlıyorum, merak işin motoru, uçuş bu kadar keyifli geliyorsa bilim adamı için elbette keşif dünyadan daha fazla olanak verendir. kimileri laboratuvarda yıllarca toz şeker ayıklarken aslında evrenin formülünü arıyordu, benzetme olmadı desem. bu ilim madalyasına sahip adamlarla tanışma fırsatım olmasa da hayatlarında inatla bilmediklerinin fabrikasında çalıştıkları aşikar. bana sorarsan okyanusun dibini keşfetmek için gökyüzünden inip derine dalmak ayrı bir cesaret ister, ya da umarsızca yıldıza bakmak farklı bir hassasiyettir. bazen şiirdir bilim, numaradan yoksun, dizeler yetmez adamın çalışmasını anlatmaya. modern dünya belki ikonografik ifadelerden besleniyor ama aradığı cevap hakkında kafkaesk duruşu son derece nettir. kabin memurluğu bana öncelik olarak insanın kendi fırtınalarında asılmayı öğretse de bir bilimcinin uyanıp ayakkabılarını nasıl bağladığını bile merak ederim, çünkü her nazik buluş asitan bir gökyüzünden iz bırakır. kanatlarım olsaydı ben de bir nebze onun hafızasına dokunmak isterdim, o hafında uçmak dünyanın başkenti oluncaya dek görmüşümdür, her deneme hayata eklenir. bu işte aradaki hayranlık, bilim insanı olması çok fark eder ama her kaptan benim kahramanım değildir; soğuk istanbul sabahları bile uçuş listemse bilim güzeldürüyor.