geleneği severim ama en çok kendi bildiğim gibi yaşatmayı severim, ne yapalım asi bünyeyim. misal her yerde düğünler bir araya getiriyor alkışlarıyla, bense tam ortasında kendi müziğimi çalmak istiyorum. bizim oralarda kahve içmeye içmeye, ekmek elden su gölden derler; ama ben son süzgeçten geçiriyorum hangi çayın bana keyif verdiğini. geleneğin dinmek bilmeyen o yorgunluğu aslında en tatlı dostluğumuz: bayramda büyükleri aramak, yengelerin elini öpmek unutulur mu hiç, tabii ki olmaz, ama illa kravat mı takmamız lazım düğünlerde, olmasa da olur. kuralları olan cıvıl cıvıl mekânlara girmiyorum, ben kendi patikamda yürüyünce daha mutluyum. tabaklara bakın, şu milli tatlılarımız hep ortalıkta; ben onları modern tabaklara koyup eskitilmiş dokusuyla paylaşık köfte ekmek istiyorum. gelenekle modernlik çatışması dedikleri şey asijno ya; ikisi aynı mutfakta aynı yemeği pişirebilir. vazgeçemediğim gelir misahipliğim, öbür yanım seyahat düşkünü haylaz bir kedi. ne bu geleneği tamamen süngerle silip yere seriyorum ne de modernizmin yabancılaşmasına kendimi zatıyorum, tam ortada at oynatıyorum hul, sanata da mesajım çok da aykırı bulmuyorum yani: gelenek vardır ama usulüne göre değiştirme hakkımız bizim. elbet yarın kendi geleneklerimiz bile yadigâr olacak, şimdiden karar verdim ben evde ailecek kuralları kendim yazarım efendim, büyüklere saygı yine var ama müziğin dediği değil.