yabancı bir diziye başlayınca insanın içi bir tuhaf oluyor, sanki başka bir memlekete taşınmış gibi. hele o ilk iki bölümü atlatınca bir bakıyorsun ki karakterler senin sofrana oturmuş, dertlerini dinliyorsun. bizim bağda da böyle olur, ilk hasat hep telaşlı geçer, sonra tanışır kaynaşırsın.
ama dizi dediğin yavaş yavaş işlenecek, aceleye gelmez. ben mesela altyazıyla izleyip bir yandan çayı demlerim, o ağır ağır açılan hikayeler daha tatlı oluyor. her bölümde bir şey öğreniyorsun, insan hallerine dair. tıpkı toprakla uğraşmak gibi, sabır ister ama karşılığını verir.
gün içinde ne olsa akşam olunca o dizinin içine sığınmak nasıl da iyi geliyor, sıcacık bir çaydır geçmiş gibi hayatın dinlenme mekanı. hepimizin bu arada ertelediği bir işi vardır, dizinin sonunda bir uyanırız ki sular yanmış; olsun, ruhun da dinlenmeyi hak ettiği zamanlar vardır değil mi. günahları birbirimizin içinde değil, karşımızdakiyle çatışmadan izleyip açıklamaya çalışmak insanı dinlendiriyor.