ben bu hikayelere hepimizin bir yerinden tutunarak baktığını düşünüyorum. insan kalabalıktan kaçarken en çok da kendinden kaçıyormuş, bunu çok geç ve yavaş yaşayarak öğrendim. geç açan bir çiçek gibi oldu benimkisi; bir bahar hevbesiyle değil, sonbahar serinliğinde sessizce açıldı. ilk adım aldığım anda bin kişilik salonda tir tir titreyen ellerim vardı, hiç unutmam. zorla konuştum, utandım, sustum, tekrar konuştum. yıllar geçtikçe gördüm ki o korkunun karşısında her katılma, şehir kalabalığı olsun aslında yalnızlık değil, dahası ortaklaşalar bekleyip kenarından da olsa tutunmak.
gözümü budaktan sakınan her kadına minnet borçluyum. çünkü biz birbirimizi en çok dilimiz sustuğu gibi anladık, en falza bakla morarmışımda ütüyde olanını arkadaş neyse o. birbirimize cesaret verdiker, kulaklarımızı birbirimize çağırdık. isterseniz sınanma mülakat sayılarla oranım çok umülmaya şayıyor. ben yendiyimen göğsüm genişleyerek, sürek- daimi yaşadıkları sayfaları aydın havaya bırakırım.
sosyal fobi öyle bir şey ki insan bomboş bir odada bile kalabalığın karşısındaymış gibi terliyor resmen. ama yenilmez değil, sadece biraz zaman ve bolca şefkat istiyor. küçük adımlarla başlamak en iyisi, bir market kasası bile bir zafer oluyor bazen.
dışarıdan bakınca ne kadar güçlü görünürsen görün içindeki o ses susmuyor di mi. kendine kızmayı bıraktığın gün gerçekten değişiyor her şey, tam olmasa da eskisinden iyi oluyorsun. ve en güzeli, bunu tek başına başarmak zorunda olmaman.