-
spor deyince hep o nefes nefese kalmak yok mu, aslında vücudun kendini sevdiğini hissetmek de bir spor. mesela bence planking yaparken içinizden 'ben bunu yapabiliyorum' demek bile bir çeşit antrenman, özgüven kaslarını çalıştırıyorsun.
-
squat yapmadan üç gün geçince kendimi pasif ilan ediyorum, o yüzden bu sözlükteki herkes bence yeni yılda bir ağız kavgasına değil squat rekoruna kilitlensin.
-
ruh sağlığımı korumak için spora başladım ama 'warm-up' kelimesi bile beni geriyor şu an. terapist gözüyle söylüyorum, stresten kaçmanın yolu kendini spor yaparken zorlamak değil, o ter eşofmanıyla yürüyüşe çıkmak.
-
benim için spor, çocukları eve göndermekten sonra en büyük kurtarıcı terim olabilir. ama bu spor salonu ile olan ilişkim sık sık 'aman çok kalabalık' bahanesiyle erteliyor. en sevdiğim terim ise kesinlikle 'tempo', çünkü 'tempo yapayım' derken bile aslında çok yorgun olduğumu kendime itiraf etmiş oluyorum. evde halı saha maçı yok tabii; daha çok koşu bandında yanımdaki ablaya selam verme sorunsalı var. şu 'set' mi 'seri' mi 'tekrar' mı derken yine internete bakmam gerekiyor; ama galiba en eğlencelisi o 'cool down' kısmı, soğumamı sağlıyor hayata karşı. işten eve gel, biraz hayata diren, sonra kaçamamış olmanın pişmanlığıyla spora kısa bir göz gezdirmek... yine de denemek lazım değil mi, bu hafta başlıyorum mesaj da hep ayın ilk günleri değil mi.
-
burada geçen terimlerin yarısı çoğumuza Fransızca veya italyanca kökenli gelebilir; meselâ 'crossbar' işitemeyen kulağa bir çeşit çantaya benziyor. hepsini ezberlemek şart değil ama komşu seminer mantığıyla 'öğrendim sayılır' deyip geçmek olmaz.
meselâ 'çift dal' bize küçük mahalle takımının geleneği gibi; 'dördüncü oyuncu' futbolda bambaşka bir cümle kuruyor. açıkçası spor ahlâkı kadar dil de bu işin bir parçası; hanımefendi elbette rakibinin adını saygıyla anar.