kore kozmetiği denince akan sular duruyor bende. o kadar cok denedim ki artık kendi kendimin tester'ı oldum. ilk basta hevesle aldığım o minik şişeler, parlak ambalajlar, üstündeki sevimli yazılar... hepsi bir yana asıl mesele cildime ne yaptığı. bazıları cidden ise yarıyor, ışıl ışıl geziyorsun; bazıları ise sadece fonksiyonel bir nemlendiriciden öteye geçemiyor, para tuzagı resmen.
benim naçizane fikrim şu: kore kozmetiğinde en önemli şey cilt tipini iyi tanımak ve o meshur on adimli rutini körü körüne uygulamamak. herkesin cildi farklı, birine süper gelen sey sende alerji yapabiliyor. yoksa o rengarenk kutu icinde ne mucizeler var diye atlamak, sonunda hayal kırıklığı olabiliyor. biraz sabır, biraz arastırma, biraz da kendi cildini dinlemek lazım. ha bir de su var: bazı ürünler gerçekten abartıldığı kadar iyi, alkışı hak ediyor; bazıları ise sadece pazarlama harikası. deneyip görmek en iyisi, ama bütçeyi de düsünerek tabii.
kullanıp kullanıp beğeniyoruz, küçücük ampulleri öpe koklaya seviyoruz, sonra adı gümüşten pembe şişede duran o iksirin yorumlar sayfasına düşüyor, okuduğumuz tek namenin içinde biz miyiz diye soruyoruz. sabah kirpik diplerime sürdüğüm ilk dokunuştan, akşam nemlendirdiğim son katmana dek, aslında yaptığımız ciltle değil sabırla aşk yaşamak; kutu kapağına baka baka çayı ocağa unutmak.
memleketin ellili hallerini yüzümde görmiceğimi bilsem yine avunmam, çünkü kutuya dokunuşta nail olan o pudralı iz, mahcup bir şıklık veriyor aynamıza. kim demiş işte, cilt bakımı bir millet türküsü hocam, sordurur insana dinlemekle geçen mevsimi ve dinler gibi kurulan boş verişi. bir çok reklam var ki insanın göğünde uçuşan düğüm, onlara karşı küçük bir tevazu dilerim.