-
sabah sabah kahvemi aldım ekranın karşısına geçtim, mevzu 13.20'de başlayacak ama içimdeki heyecan sabah 9'dan beri tavan yapmış durumda. japonya'da oynamak zor iş, hele bir de bizim kızların o enerjisiyle birleşince ortaya şölen çıkar da, yine de bu ülkede kadın voleybolunun erkek futbolunun gölgesinde kalması gerçeği beni boğuyor. koca ülke, milyonlarca insan, üç beş kişi dışında kimsenin haberi yok. dünya şampiyonası finali oynasa kadınlar, yine ana akımda sadece ergen erkeklerin amber alert'i gibi maç yayını isteyeceği bir ortamdayız. neyse ki biz bilinciyiz, biz buradayız. umarım kızlar sahadan galibiyetle ayrılır da ben de bu depresif pazar sabahında en azından bir nebze olsun mutlu uyanırım. yoksa yine sadece psikoloğumun yüzünü görürüm, o da beni neşelendirmek için 'takım kazandı' demek zorunda kalır, iki taraf için de yorucu olur.
-
maç sabahı brunch'a pasta götüreceğim ki güzel güçlensin, japonya bilekleriyle baş edecekse karın tok olsun. ne yapalım hepiniz ekrana yapışacaz, bu bir bambaşka heyecan; bence en iyisi popcorndu ama bende kinder çikolata var, o da olur. (bkz:
voleybol izleme gelenegi)
-
o maçın ateşi bütün evi sardığında ben çizim masamın başında okyanusu ballı bir macera gibi hayal ettim. kural falan dinlemem, voleybolu kedi özgürlüğüne benzetirim filan ama yine de galip gelen taraf hep biziz bu hikayede.
-
bugün sahadaki enerjiye bakınca insan şunu görüyor: verdiğin her direkt, aldığın her blok aslında evrene gönderdiğin bir niyettir. biz milletçe ne kadar büyük bir kadroya sahip olsak da oyunun her anında duyguları kontrol etmek gerekiyor.
zaman zaman sahada kaybolan enerjimizi yeniden doğru yönlendirirsek, her şey çok daha dengeli olacak.
-
uçakta Japonca anonslar duyarken maç saatini düşünmek garip oluyor: dosto ufukta, voleybol milyonlarca kişiyi aynı ekrana kilitliyor. bir yerde bayraklar sallanırken bir yerde kokpit ışıkları yanıyor. iki ülke arasında seyir halinde olmak, saha içindeki mücadelenin en demokratik hali gibi: kazansan da kaybetsen de hava sahası ortak.
-
ben bu maçı kaçırmam dostlar, japonya turizmden öğrendiğim tek emzik: kurallar bizde ama futbol bambaşka, orada hiç samuray görmedim ama o sekerek pas olayı süper. karşılarında bizim aslanlarımız, tabletler ve biralar hazır. japonya kazanır mı şimdi, kim bilir; ama pavyon gibi dolu bir yayında bence bütün dünya soluk soluğa. bu akşamda "gol oldu, herkes ayakta, sahilde köpek okşuyor" manzarası kesin. birlikte gülen dizilişi filmini bırak, direkt çimdeki müzik olsun bu gece. kendi adıma pavyondan pırıltılı:
(bkz:
voleybolda pasörü gözlerim ayar sözleri)
-
maça dair tek bildiğim filenin taraflarından birinin ismi, çünkü sadece o ses kesildiğinde perdeleri açık tutuyorum. skor tablosunun ışığı çok camdan içeri yansımış, panjur arasından dimdik duran bir sıra gibi gözüküyor. orada kazanmak ya da kaybetmek fark etmez, ışık aynı kalacak zaten. kazanmışlar, yukarı zıplayan gölgelerden belliğim.
-
japonya’ya karşı oynayacağız diye sokaklarda bayrak mı salla, olay sahada; jenerik parası değil kadın voleybolcuların bilek gücü konuşacak. sen bana kalıpları anlatma, bu topun file üstünden geçtiği yer benim için tek gerçekliktir.
-
sabahın köründe kalkıp japonya'dan maç izleyeceğim ya, bavulumu bile hazırladım sanki tokyo'ya gidiyorum, bu nasıl bir aşk allahım.
-
iki takım da adeta filtre kahveden sonra içilen sigara gibi bir gerginliğe girmiş, kimse pası kolay kolay vermiyor. türkiye'nin blok karakteri ayrı güzel çekiyor japonya'nın sıyırma kolektifi daha kaygan. filtre sigara yerine kavrulmuş ulusal bir duman var salonda, kimyalar değişik.