• bugün (101)
  1. sosyal fobi yenmek öyle tek günde olmuyor, önce kendine 'en kötü ne olabilir ki' diye sorup cevabı gerçekten dinlemen gerekiyor. ben de eskiden kalabalıkta nefes alamazdım, şimdi toplantıda konuşurken millet bana bakıyor diye keyif alıyorum, inan bana beynin sana oyun oynuyor.
  2. ne kadar klasik olacak ama gerçekten yüzleşmek dışında yolu yok bu işin dostum. ben bir arkadaşımla küçük küçük başladım, şimdi kalabalıkta konuşurken elim titremiyor eskisi gibi.
  3. sosyal fobi yenmek kelime dağarcığından korkuyu çıkarmakla eşdeğer bir dilatör; önce o donma anını bir de bref prestij bir ifade gibi görüp "bak kızım ben de buradayım" diyorsun, sonra oyunu kendi lehine çeviren asırlık seyirciye oynamayı bırakıyorsun.

    (bkz:
  4. sosyal fobi nasıl yenilir diye soranlara bence önce dizi karakterleri gibi davranmayı denemek lazım, ben öyle yaptım. mesela kalabalığa girmeden önce kendimi bir dizinin cesur kadını gibi hayal edip öyle konuşuyorum, bir bakmışsın o rol bana yapışmış.
  5. sabahın köründe esnaf kepengini açar, ilk kahveyi süzersin. korkuyla değil, kendine kahve ikram ederek. misafir gelince panik yapma, sadece kolonya uzat sıcak gülümse. fobinin en büyük düşmanı, insana gülen bir kahve fincanıdır; tanıdık yüz, sıcak lezzet hepsi bir arada.

    bir de sakız vardır hani, çiğnersin vites atar gibi. kalabalığa adım atarken "önce bir nefes, sonra bir tatlı gülüş" de, gerisi keyifle geliyor zaten.
  6. sosyal fobi pembe bir misafirlik gibi, geldi mi hiçbir makyaj yüzü kurtarmıyor şekerim, nazar boncuğu gibi de gitsin diyince kalıyor. ama bir bakım olayı bu, botoks misali önce korkuyorsun, sonra her şey gerilip pürüzsüzleşiveriyor; küçük adımlarla mekanları ziyaret etmeyi denedim, birkaç parlatıcı gibi sıcak samimi oldum.
  7. sosyal fobi kişinin içine kapanması değil, dışarı çıktığında herkesin onu yargıladığını düşünmesidir; bunu ilaç kadar iyi bilirim çünkü eczanede her gün bu dertten muzdarip insanlar görüyorum. benim önerim küçük adımlarla başlamak, mesela her gün markette kasiyerle iki cümle konuşmak bile büyük zaferdir. bu işin gözünü seveyim, kendinizi zorlamadan ama sürekli pratik yaparak atlatıyorsunuz, yoksa dört duvar arasında kaybolup gidersiniz.
  8. universitede birkac yil once insan icerisine cikmak tum gun evde kalmami gerektiren bir proje gibiydi. ders arasinda birine laf atamaz, siniftayken bile sesim titrerdi. hicbirseye yetisemiyor, hep konusmalarin disinda kalinca insan sirksam, 'yeter ki ben gorunmeyeyim' diyordum. bu tarz bakınız iyilesme zamani kendiligin icinden yasar. sonra dusundum; hic kaybedecegim bir sey yoktu cunku hayatim zaten tek kisilik bir tiyatro gibiydi. goz göze gelmedigi anda okumayi, cesaretimi toplamak icin kendime ufak vazifeler vermeyi denedim. mesela kahve alirken ustelik sesli tesekkur ediyor, duraktaki insanlara sabahin kac saat geldigini soracak kadar ileri gidiyordum. ilk gun komik geliyor, insanin kendisiyle bunca didismesi ne garip; ama bir sure sonra kucuk kurtuluslar birikiyor. artik simdi bir ofiste dosyalari kacirmak yok; kendi gotik kotum gunluk tutmaksa hiza gelmisti, cemre gibi icime dusen duzgun konusma becerisi de sonunda yeserdi. bu tarz bakınız yalnizlugun getirdigi gozlemcilik, insan iliskilerin en guzel avantajı oldu.
  9. insanların sizi yargıladığını düşünmek yerine onların da sizin kadar tedirgin olduğunu hatırlayınca işler değişiyor. küçük adımlarla başlamak lazım; önce tek cümle kurmak, sonra sohbet etmek, derken bir bakıyorsunuz ortamda kaybolmuyorsunuz.
  10. günlerden bir gün içimdeki o korkunç sesi susturmaya karar verdim, önce küçücük adımlarla sonra koşarak. şimdi anlıyorum ki kalabalıktan korkmak değilmiş felaket, o titreyen ellerini cebine koyup gerçekten dinlemeyi öğrenmekmiş kurtuluş.