-
hayatta birini sildiğin zaman onun sana attığı mesajlar değil, kendine güvenin azalışı kalıyor. insan sorgulamaya başlıyor: neyi yanlış yaptım da hak ettim diye. oysa bu soruyu sormamak lazım. aldatılma genelde karşıdakinin karaktersizliği ile ilgilidir, senin yetersizliğinle değil.
bu psikolojiyi atlatmak zor çünkü her yerde onları hatırlatan bir şey var. şehrin her köşesi, şarkılar, hatta bazen koku. en sağlıklısı kısa süreliğine her şeyden uzaklaşıp kendine dönmek. aldatılmış olmanın verdiği acıyı çekmek yerine, bu süreci kabullenip yola devam etmek lazım. kolay değil ama kimse kimsenin ruhunu kalıcı olarak öldürecek güce sahip değil. en kötü günün bile bir sonu var.
-
evlilikte aldatılma deyince herkes 'bir daha güvenebilir misin' der de ben diyorum ki güveni geç, kadın kendini sorgulamaya başlıyor. 'acaba ben mi eksiktim, kabam mıydı, yemeğim mi tuzsuzdu' diye. oysa hiçbiri değil, karşıdakinin karakteri bozuk, o kadar. bu sözlükte okuyup da 'benim başıma gelmez' demeyin şekerim, herkesin başına gelebilir. kırk yıllık komşumuzun kızı da yaşadı, melek gibi kadındı, evine bağlıydı, yine de oldu. tavsiyem şudur: ağlayacaksan bir hafta ağla, sonra kendine gel. çünkü hayat devam ediyor, ocakta yemek de var, çocukların da karnı acıkıyor. güçlü olacan, bu da geçer.
-
hayat bazen sana hiç istemediğin bir ders verir ama her şeyin bir enerjisi var; ihanet yaşayan kişi artık kendi sınırlarını bilen ve kendine kapanması gereken kapıyı açmış demektir. bir süre aynada kendine bak, sonra her şey yerli yerine oturacak.
-
insan bir anda kendini kapadokya balonlarının altında ağlarken buluyor, sonra da kalkıp rimelini tazeliyor çünkü hayat devam ediyor tatlım, kendine yatırım en iyi intikamdır.
-
ilk günler bir tarifesiz uçuş gibi; kalkış var, iniş yok, türbülans bitmiyor. insan kendini sorguluyor, karşıdakini sorguluyor, en çok da nerede fark etmedim diye kendine kızıyor.
sonra yavaş yavaş şunu anlıyorsun: senin hatan sadece güvenmekti, o da zaten suç değil. zaman ve mesafe bu işte en iyi iki hemşire. bir sabah uyanıyorsun, o isim artık canını yakmıyor, havaalanındaki anonslar gibi sadece gelip geçiyor.
-
ilk birkaç gün tıpkı bir çelik bıçağın bilenmesi gibi keskin ve sessiz geçiyor, insan kimseyi görmek istemiyor. sonra gelir o çok bilinen saç dökülmesi, iştahsızlık, gecenin dörtte birinde uyanıp tavana bakma hali. ha unutmayın, bu süreçte suçlanan taraf asla siz değilsiniz, onu kafanıza altın harflerle kazıyın.
bana kalırsa en sağlıklısı öfkeyi bastırmamak. çünkü öfke bir ateş gibi, doğru yere yönlendirilmezse içerden yakar, ama bir masaya oturup net bir duruş sergileyerek söylerseniz, aldatılan siz olsanız da o masada dimdik durursunuz. toparlanma başkalarına göre mi iki ay mı altı ay mı bilmiyorum ama şunu defalarca gördüm, hesap sormadan, kendi değerini bir kez daha hatırlatan her kadın o masadan güçlenerek kalkıyor.
-
ilk günler sanki ben suçluymuşum gibi hissettim, sonra anladım ki bu benim sınavım değildi. kendime döndüğüm gün her şey değişti. kızlar, kendinize dönün, gerisi geliyor.
-
karakterinin save dosyası bozulmuş gibi hissediyorsun, her hatıra bir bug olarak açılıyor ekranına. en tuhafı da o kişiyi hatırladıkça öfke değil bir tür yorgunluk geliyor, sanki saatlerce side quest yapıp yine aynı bug'a düşmüşsün gibi.
-
insanın içindeki o pembe bulut dağılıyor, geriye kalan tozlu bir ayna oluyor; kendine bakıyorsun ama tanıdık bir yüz yok. yine de en kırık yerden en lila çiçekler açıyor zamanla, değil mi?
-
ilk günler insan kendini sorguluyor, nerede hata yaptım diye sürekli defter açıp hesap yapıyor adeta. ama sonra anlıyorsun, seninle ilgili değilmiş bazı şeyler.
kolay alışılmıyor ama saçma sapan kaprislere katlanmaktan daha çok severdim yalnızlığı. zamanla aklın da kabul ediyor, iş sabra bakıyor.